Mitokondrial Kalıtım

07 Ocak 2012, 10:12

Eğer nükleus bir kadından alınmış ve o kadının yumurta hücresine aktarılmışsa, klonun vericiye tamamen benzeyeceğini söyleyebiliriz. Ama nükleus başka bir kişiden alınmış örneğin erkekten alınmışsa ve bu nükleus bir kadının yumurta hücresine aktarılmışsa klon nükleus vericisine benzemeyebilir.

Bunun sebebi nükleus dışında kalıtım materyali içeren organların yani mitokondrinin bulunması, ayrıca bireyin erken gelişiminde yumurta ile taşınan maternal gen ürünlerinin anahtar rol oynamalarıdır. Bunların dışında, genetik imprintig denilen olayda otozomal kromozomların aynı kısımları her zaman aktive olamamaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı iki klon tıpa tıp birbirine benzemezler.

1.Mitokondriyal Kalıtım ve Maternal Anormallikler Devam »




Madde – Enerji Bağlantısı

06 Aralık 2011, 09:55

1896 yılında “radyoaktivite” olgusunun keşfedilip Marie Curie tarafından adının konmasından sonra, “enerji” konusuyla ilgili yepyeni bir sorun çıkıvermişti ortaya… Uranyum ve toryum gibi radyoaktif maddeler, şaşılası ölçüde enerjiyle yüklü partiküller neşrediyorlardı. Dahası, radyum, kesintisiz biçimde ve büyük miktarda ısı saçıyordu. Curie’nin hesabına göre, bir ons radyum, saatte 4.000 kalori veriyordu. Üstelik, bu süreç, saatlerce, günlerce, yıllarca sürüyordu, kesintiye uğramaksızın… En “enerjik” kimyasal reaksiyon bile, radyumun serbest bıraktığı enerjinin milyonda birini bile sağlayamazdı. Daha da ilginci, bu enerji üretimi, kimyasal reaksiyonlardan farklı olarak, ortam ısısından bağımsızdı. Bir başka deyişle, enerji salgılama süreci, sıvı hidrojenin düşük ısısında da, ortalama oda sıcaklığında da işliyordu. Devam »



Nano Teknolojinin Gelişimi

29 Kasım 2011, 09:18

Ortaçağ karanlığı, insan beyninin yaratıcı ve sorgulayıcı özelliklerini baskı altında tutan bir dönem olarak bilinmektedir.

Asırlar süren inanç yıllarından akıl ve mantık yıllarına geçiş Avrupa’nın sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yapısını baştan sona değiştirmiştir. Galileo, Leonardo Vinci, Newton, Copernicus, Kepler gibi yaşadığı dönemi inanılmaz derecede etkileyen dahilerle başlayan aydınlanma devri,150 yıl içinde, endüstriyel devrime yerini bırakmıştır. Toprak sahipleri yerlerini fabrikatörlere bırakırken, geçimlerini tarımdan elde eden köylüler yeni düzenin işçi sınıfını meydana getirmektedirler. Fütüristler XXI. inci asrın, endüstri devrimden daha geniş kapsamlı dönüşümlerin yaşanacağı bir dönem olacağını ileri sürmektedirler.

Devam »



Gezegenlerin Oluşumu

15 Kasım 2011, 07:51

Gezegenlerin Doğuşu

Dünya nasıl meydana geldi? Bu, insanoğlunun yüzyıllar­dır yanıt aradığı bir soru. Zaman içinde bu konuda bazıları akla yatkın, bazıları ise çılgın sayılabilecek sayısız kuram öne sürüldü. Ama tutucu Protestanlardan başka hiç kimse kesin bir yanıt verdiğini iddia edemedi. Bugünse doğru yol­da olduğumuzdan emin gibiyiz. Eski fikirleri aştığımız bir gerçek, ama ben özellikle Kuzey Amerika yerlilerinden Irokuaların görüşlerine hayranım. Herşeyi, “Cennet’ten atılan bir kadın, bir kaplumbağanın üstüne düştü, o da Dünya’ya dönüştü” şeklinde basitçe açıklayıverirler. Konu bundan da­ha açık bir şekilde anlatılamazdı doğrusu!

Herşeye en baştan başlamamız gerektiği çok açık. Günü­müzde genel olarak benimsenen görüş, evrenin -uzay, za­man, madde, herşey- 15-20 milyar yıl önce meydana gelen ‘Büyük Patlama‘ ile oluştuğudur. Bunu kabul ettiğimizde, bizimle biten inandırıcı bir evrimsel süreci de başlatmış olu­ruz. Bilmediğimiz şeyler de var; örneğin Büyük Patlama’nın nasıl veya niye olduğu. Ben şu anda, saygıdeğer bazı bilim adamlarımızın şüpheli bir tutum takındıklarını bildiğim halde, çoğunluğun görüşünü, yani patlamanın gerçekleştiği­ni kabul etmek niyetindeyim (Asıl sorun, bunun yerini ala­bilecek yeni bir kuram geliştirmenin zor oluşu).

Galaksiler oluştu; sonra da galaksilerin içinde yıldızlar ortaya çıktı. Güneşimiz yaklaşık 5 milyar yaşında, bu onun ‘ilk kuşak’ yıldızlardan olmadığını gösteriyor. Güneş, süpernova patlamaları sırasında eski yıldızların püskürttüğü maddelerden oluşmuştur. Evrendeki birçok gök cismi gibi Güneş’in de çoğunluğunu hidrojen oluşturur (% 70’ten fazlasını). Elementlerin en hafifi hidrojendir; hem hafiflik hem de Güneş’te bulunma sıralamasında ikinci sırayı helyum alır. Devam »



Dinozorlar

12 Kasım 2011, 08:15

DİNOZORLAR

Dinozorlar ile ilgili çok şey yazıldı, binlerce film çekildi, belgeseller yapıldı. Bazı örnekleri 12- 15 katlı bir apartman kadar olan dinozorlardan söz ediyoruz. Tarih öncesinin efsane yaratıkalrı Dinozorlar, günümüzden 65 milyon yıl önce yok olmuşlardır. Bugüne kadar 700 farklı türü sınıflandırılmış olmasına rağmen, bu gizemli hayvanların dünyasını tanıma bakımından henüz yolun çok başındayız.

Bilim dünyası dinozorlara tam olarak 19. yüzyılın ortalarında yaşayan İngiliz doğa bilimci Sir Richard Owen’ın çalışmaları ile dikkatli bir şekilde ilgi duymaya başladı. Owen bu yaratıkları, 1841 yılında, Yunanca “deinos” (korkunç), “saurus” (kertenkele) anlamına gelen iki sözcüğün birleşiminden oluşmuş Dinosauria (Dinozor) adıyla adlandırdı. Devam »



Gezgin Yıldızlar

11 Kasım 2011, 08:30

İlginç bir zamanda yaşıyoruz. Bizim evimiz Dünya, ama bazı insanlar çoktan onun ötesine geçtiler. 1969 yılının Hazi­ran ayında Neil Armstrong ve Edwin Aldrin’in Ay yüzeyine ayak basmalarıyla yeni bir çağ başladı. Böylece iki dünya arasında gerçek ve sağlam bir köprü kurulmuş oldu. Evet orada uzun süre kalmadıkları bir gerçek, ama zaten yolculuk­ları ön-keşif anlayışıyla düzenlenmişti, dolayısıyla süre, elde edilen sonucun önemini değiştirmiyor. Şimdi üzerinden çok zaman geçmiş gibi geliyor; üstelik Ay’a 1972’den beri gidilmedi, ama yine de yakın bir gelecekte tam teşekküllü bir Ay Üssü kurulacağına inanmamız için bütün koşullar mevcut.

Tabii ki bu yalnızca bir başlangıç. Sadece dörtyüz milyon kilometre uzakta olan Ay, uzaydaki en yakın ‘doğal’ komşu­muz (her an bizi bırakıp gidebilecek ve tekrar göremeyeceği­miz birkaç küçük asteroiti yani küçük gezegeni saymıyorum) ve biz Güneş’in etrafında dönerken yanımızdan hiç ayrılmıyor. Gökyüzünde parlayan Ay’a bakarken, çoğu zaman onun Güneş ailesinin veya Güneş sisteminin küçük bir üyesi olduğunu aklımıza bile getirmiyoruz. Kendi ışığı yok, parlıyor, çünkü. Güneş’ten gelen ışınları yansıtıyor, üstelik çok da küçük. Örneğin Dünya’nın bir tenis topu kadar olduğunu kabul edersek, Ay pinpon topundan daha büyük değil. Devam »



Paralel Evrenler

26 Ağustos 2011, 13:24

Paralel evrenler kavramı tanım itibari ile evrenimizin paralelinde ilerleyen kardeşleri olduğu ve her alınan kararın, yapılan her hareketin zamanda yeni bir paralel evrene yol açtığı görüşüdür. Paralel evrenler görüşü Einstein’ ın genel görecelilik kuramı ile ortaya çıkmış ve oldukça dikkat çekici bulunmuştu. Evrenin yapısı ve karadelikler ile ilgili teoremler hakkındaki tartışmalarımızı daha sonraya bırakalım ve paralel evrenler hakkında biraz konuşalım.

Filmlere konu olan yapısı ile uzay ve zaman arasındaki bağıntı en az bilimsel çevreler kadar toplum üzerinde de büyük bir etki bırakmışa benziyor. Öyle ki bununla ilgili bir çok kaliteli film yapılmıştır. En akılda kalıcı örnekleri Donnie DarkoThe Butterfly Effect ve Source Code filmleri.  Hep zamanın kırılması ve küçük parçaların yarattığı büyük etkilerden bahseden konular. Bizim konumuz olan paralel evren konusu ise biraz daha farklı bir yönde tartışmaya açık.

Evrenimiz 3 boyutlu bir evren. Bizim evrenimiz dışında başka evrenler varsa ve bu başka evrenler 2-4 boyutlu ise bunları açıklamamız ve algılamamız zor olacaktır. Ancak 3 boyutlu evrenimiz ile paralel ilerleyen başka evrenler varsa bunları algılamamız zor olmayacaktır.  Peki bu paralel evrenler varsa nasıl oluşuyor? Paralel evrenler yapacağımız hareketler öncesi aldığımız kararlara bağlı olarak şekilleniyorlar. Mesela ben bu yazıyı yazarken sileceğim tek bir harf benim yazımı farklı bir yöne taşıyacaktır. O harfi silmese idim daha farklı bir yöne gidiyor olacaktım. İşte burada şu ana paralel yeni bir evrende ben o yazıyı silmeden zaman farklı bir boyutta akacak ve gidecek. Ve o zamanda alacağım başka bir karar da başka bir boyut oluşturacak. Bu şekilde bir ağacın dalları gibi sonsuza dek budaklanarak çoğalan bir yapı düşünün. İşte size şu anki zamanda ilerleyen sonsuz sayıda yeni paralel evrenler. Belki bunlardan birisinde şu an siz yoksunuz, belki de şu an bulunduğunuz yerin çok daha üzerinde bir yerdesiniz. Ve atacağınız her adım sizin geleceğinizi etkileyen birer faktördür. Sadece sizin atacağınız adımlar da değil, kelebek etkisinde de bahsedildiği gibi :

“Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir.”

Paralel evrenlerin ispatı bilimsel olarak henüz mümkün değil, ilerde de mümkün olup olmayacağı şüphe konusu. Zamanda yolculuk, ölüm-yaşam soruları, paradoxlar, merak edilen bazı gizli gerçekler bu görüş ile birlikte düşünüldükçe akıllarda daha farklı sorular ve karmaşık yapıda bakış açıları meydana getirir.



Göktaşları İle mi Geldik?

20 Ağustos 2011, 05:38

Bazı temel elementlerin göktaşlarıyla Dünya’ya taşınmış olabileceği kuramını destekleyen önemli bilgilere ulaşıldı.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) karbon göktaşları üzerinde yaptığı yeni bir araştırmada, bunların, DNA için gerekli yapı taşlarından bazılarını Dünya’ya getirmiş olabilecekleri ortaya çıktı.

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’nin dergisinde yayımlanan araştırma, uzun süredir tartışılan ilk yaşam biçimlerinin oluşumu için gerekli malzemenin bir kısmının Dünya’ya göktaşlarıyla geldiği yolundaki teoriye yeni ve kuvvetli bir destek sağladı.

Devam »



Kara Enerji

17 Ağustos 2011, 21:00

Kozmolojik fizik kara enerjiyi (karanlık enerji) evrende yayılımını sürdüren ve evrenin genişlemesine yol açan varsayımsal bir enerji formu olarak tanımlar. Evrenin gittikçe hızlanan bir şekilde genişliyor görünmesinin gözlemlenmesi kara enerjinin var olduğu farz edilerek rahatlıkla açıklanabiliyor.

Standart kozmolojide kara enerji evrenin toplam enerjisinin dörtte üçünü kapsıyor. Kara enerjinin 2 farklı çeşidi olduğu varsayılır. Bunlardan birincisi uzaydaki homojen yayılan enerji sabiti olan kozmolojik sabit ve Quintessence (bir çeşit kara enerji formu) ve modüli  gibi rakamsal (yönsüz) alanlardır. Rakamsal alanlar evrendeki her noktaya rakamsal bir değer verildiği düşünülerek ortaya atılmış değerlerdir. Diğeri de uzay ve zaman ile değişen dinamik alanlardır.

Uzayda sabit olan rakamsal alanların katılımları da bu kozmolojik sabit içerisine dahil edilmiştir.  Kozmolojik sabitin boşluk enerjisinden elde edildiği düşünülmektedir.  Uzayda değişen rakamsal alanların bir kozmolojik sabitten ayırt edilmesi çok zordur çünkü değişiklik çok yavaş gerçekleşebilir. Evrenin genişleme hızının zamanla artışının hesaplanması çok hassas genişleme ölçümlerini gerektirir. Genişleme oranı konuma bağlı kozmolojik bir denklem ile değişken hale getirilmiştir.

Kara enerjinin konuma bağlı denkleminin ölçülmesi günümüzün gözlemsel kozmolojisinde en çok çaba gerektiren işlemlerden birisidir. Kozmolojik sabiti standart haline gelmiş FLRW ölçülerine ilave etmek bizi Lambda-CDM modeline (soğuk kara madde modeli) götürür. Bu model kozmolojinin “standart modeli” olarak anılır çünkü gözlemlerle kesin sonuçlar vermiştir. Bu kara enerjinin kesin yapısı bir teori olarak yer alır. Son derece homojen, çok yoğun olmayan ve yer çekimi dışında temel kuvvetlerden hiçbirinin etkisinde olmadığı düşünülen bir yapıdadır. Çok yoğun olmaması nedeniyle (cm3 başına 10-29 gram kadar) laboratuvar ortamındaki deneylerde tasarlanması çok zordur.

Kara enerji evrende böylesi bir şiddetli etkiye sahiptir ve toplam enerjinin %70′inin kaplar. Öne çıkan 2 modeli vardır; Quintessence  ve kozmolojik sabit. Kara enerjinin en basit tanımı “uzayda yer tutmanın bedelidir” çünkü boşluk miktarı da kendine özgü ve temel bir enerjiye sahiptir.

Kara enerji ile ilgili bir diğer bilgi de bunun baryon parçacıkları ile çarpıştığı zaman kara maddeye dönüştüğü böylece bazı dinamik alanlarda quintessence olarak anılan parçacık benzeri uyarımlara yol açtığıdır.  Quintessence uzayda zamanla değişebilen kozmolojik sabitten farklılık gösterir.



Isaac Newton’un Hayatı

17 Ağustos 2011, 06:10

Isaac Newton, 4 Ocak 1642′de, Noel gününde bir İngiliz çiftçi ailesinin çocuğu olarak Woolshrope, Lincolnshire’da dünyaya geldi. Babası, Newton doğmadan üç ay önce ölmüştü. Erken doğum’la dünyaya gelen Newton, okadar zayıf, okadar çelimsiz di ki, çevresindeki kimse onun yaşayacağına inanmıyordu.

Isaac Newton

Newton üç yaşında iken annesi ikinci kez evlendi. Bunun üzerine bakımı anneannesine kaldı. Annesinin yeni evliliğinden üç çocuğu daha oldu. Hiçbir kardeşi ilerki yıllarda Newton kadar başarılı olamayacak, kayda değer bir gelişmeye imza atamayacaklardı. Devam »